top of page

Psikanalitik Perspektiften Doğum Travması: Kuramsal Bir Derleme

Yazarın fotoğrafı: Şirvan İnanç
Şirvan İnanç
7 Eyl
9 dakikada okunur

GİRİŞ

Psikanaliz, insan zihninin bilinçdışı süreçlerini anlamaya yönelik geliştirilmiş bir teorik çerçeve ve tedavi yöntemidir. Sigmund Freud tarafından 20. yüzyılın başlarında kurulan bu yaklaşım, ruhsal yapının nasıl geliştiğini, onu oluşturan unsurları ve ruhsal bozuklukların nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışmış ve bu süreçlerin tedavi edilmesi için bir yöntem geliştirmeye yönelmiştir (Öztürk, 2022). Psikanalitik yaklaşımın merkezinde iki ana fikir yer alır: Zihinsel faaliyetlerin çok büyük bir kısmının bilinçdışı düzeyde gerçekleştiği ve her ruhsal olayın bir nedeni olduğunu savunan determinizm ilkesi (Murat Şefik Etaner Psikoterapi Eğitim Vakfı [MEPEV], 2022). Determinizm ilkesine göre hiçbir ruhsal yaşantı tesadüfi değildir, aksine geçmiş deneyimlerin sonucu olarak ortaya çıkar. Dışarıdan bakıldığında tesadüfi gibi görünen durumların bile (örneğin dil sürçmesi), bireyin kişilik yapısına ilişkin anlamlı ipuçları taşıdığı fikri, en yalın biçimiyle psikanalitik düşünceye aittir (Bornstein ve ark., 2018, s. 54). Freud, 1917 tarihli Psikanalize Giriş Dersleri adlı eserinde, psikanalitik tedavinin, bilinçdışı unsurları bilinçli hale getirerek semptomları ortadan kaldırmayı amaçlayan bir yöntem olduğunu belirtmiştir.

Psikanalitik kuram, yaşamın anne karnındaki deneyimler de dahil olmak üzere erken dönem deneyimlerinin bireyin kişiliği üzerinde değiştirilemez etkisi olduğunu varsayar (Blatt ve Levy, 2003; McWilliams, 2020).  Freud’a göre (1910) histerik hastaların yaşadığı sıkıntı, zor yaşantıların kendisinden ziyade bu yaşantıların zihinde ve ruhta bıraktığı izler ile ilişkilidir; travmanın klinik belirtileri belirli travmatik deneyimlerin kalıntıları ve bu deneyimlerin anısal kalıntıları olarak ortaya çıkmaktadır.

Freud’un Baştan Çıkarma Kuramı (1896a/1962) psikanalizin erken döneminde travmanın ruhsal yapıdaki rolünü anlamaya yönelik ilk çalışmalarından biridir. Freud (1986a) nevrozları, çocuklukta yaşanan bir cinsel baştan çıkarma deneyiminin ruhta bıraktığı travmatik izlerle ilişkilendirmiştir, çocuğun bu yaşantıda pasif bir rol üstlendiğini belirtmiştir ve bu deneyimlerin ergenlikte geriye dönük olarak travmatik bir anlam kazandığını ve bastırılan bazı anıların somatik ve histerik semptomlarla ortaya çıktığını ifade etmiştir. Ancak Freud (1986b/1962) benzer semptomları yaşayan bireylerin bazılarında nevrotik yapılanmaların ortaya çıktığını gözlemlemiş ve bu durum nevroz seçimi sorununu doğurmuştur. Obsesyonel nevrozda travmatik deneyimlere eşlik eden cinsel haz ve buna bağlı duyulan suçluluğun da fark edilmesiyle beraber bu kuram dışsal travma vurgusundan içsel yaşantı ve çatışmaları merkeze alan bir kuram haline gelmiştir (Freud, 1986b/1962). Buna karşın, psikanalitik kuramın içsel çatışma vurgusunu daha radikal bir noktaya taşıyan Otto Rank (1924a/2001), nevrozların asıl ateşleyicisinin ödipal süreçlerden bile önce gerçekleşen doğum travması olduğunu öne sürmüştür. Bu çalışma, psikanalitik kuram içerisinde doğum travması kavramının nasıl konumlandırıldığını ve özellikle Otto Rank’in bu konudaki özgün yaklaşımlarının klinik pratikteki izdüşümlerini incelemeyi amaçlamaktadır.,

 

KURAMSAL ÇERÇEVE

Doğum Travması: Kuramsal Temeller

Psikanalitik kuram erken dönem yaşantılarının ruhsal yapı üzerindeki önemli etkisini vurgularken, bu erken dönem yaşantılarının zaman sınırlarının ne kadar gerisinde olduğu sorusu kuram içi tartışmaların en önemlilerinden biridir. Freud (1986a/1962, 1940/2020) travmanın etkisinin çoğunlukla çocukluk ve ödipal dönem bağlamında ele alırken bazı psikanalistler bu önemli yaşantıların çocukluk döneminden daha da erken bir evreye, doğum anına kadar uzanabileceğini öne sürmüştür.

Her canlının yaşamında karşılaştığı ilk ve en zorlu uyum mücadelesi, doğumun sarsıcı deneyimi ve çevre değişiminin zorunlu kıldığı uyum sürecidir (Ferenczi, 1924/1938, s.39). Otto Rank (1924a/2001) annenin rahminde geçen rahat bir dönemden sonra çaba gerektiren doğum sonrası yaşanan ayrılığın getirdiği dehşeti her bireyin birincil kaygısı olarak sınıflandırmıştır. Rank’e göre (1924a/2001) her nevroz doğum ile birlikte oluşmaya başlamıştır. Bu görüşe göre doğum travması, psişenin biyolojik temelini oluşturmakta; nevrozun kökeni ise ödipal kompleks ya da çocuğun erken dönemde gerçekleştirdiği baştan çıkarma yaşantılarında değil, doğum travmasında konumlanmaktadır (Rank, 1924a/2001). Anne - çocuk ilişkisi hem olumlu hem de olumsuz yönleriyle ödipus kompleksine kıyasla öncelik taşır (Kramer, 1995).

Rank (1924a/2001) doğum travmalarını bilinçdışının temelini ve çekirdeğini oluşturduğunu dile getirmiştir. Freud’a göre ise bebek, dış dünyanın uyaranlarına kapalıdır; adeta “yumurta içindeki bir kuş” gibidir bu durumda annenin bebek için anlamı, oral ya da cinsel doyum gereksinimini karşılayan bir nesne olmanın ötesine geçmez; bebek, birincil narsisizm koşulları içinde varlığını sürdürür (Freud, 1911 akt. Kramer, 1995). Ayrıca önde gelen analistlerden Donald Winnicott’a (1958) göre de henüz bastırma mekanizması ve bastırılmış bir bilinçdışı olmadığından bir bebeğin kaygı yaşaması mümkün değildir.


Doğum Travması ve Çocuksu Kaygı

İnsanlar doğum travmasını atlatabilmek için uzun bir süreye (çocukluk) ihtiyacı olmaktadır, her çocuğun kaygıları vardır ve bir yetişkinin gözünden bakıldığında çocukluk yaşamın nevrozu olarak nitelendirilebilir sadece nevrotik kişilerde bu durum aynı şekilde devam eder (Rank, 1924a/2001).

Analizin erken dönemlerinde, çocukluk döneminin yaşamın ilerleyen dönemlerindeki nevrozların temelini oluşturan bir yatkınlık dönemi olduğu savunulmuş ve çocuklardaki kaygının temelinin ise bastırılmış cinsel arzular olduğu öne sürülmüştür (Freud, 1910). Rank’e göre (1924a/2001) çocuklukta yaşanan her türlü korku (karanlık korkusu, yalnız kalma korkusu vb.) doğum kaygısının birer sembolik devamıdır. Örneğin, çocuğun korku nesnesi olarak seçtiği hayvanın boyutu ya da biçimi, anne karnındaki yaşantılarla ilişkilendirilebilir; bu kapsamda küçük ve sürüngen hayvanlara yönelik korkular anne rahmine dönüş eğiliminin temsilini içerir (Rank, 1924a/2001).

Çocukluk kaygısının ortaya çıktığı koşullar ele alındığında, doğum olayının yarattığı yoğun kaygı etkisinin çocukta tam olarak giderilmeden varlığını sürdürdüğü ileri sürülmektedir (Rank, 1924a/2001; Greenacre, 1941). Bu etkinin çoğu zaman doğumu sembolik olarak çağrıştıran durumlar aracılığıyla yeniden etkinleştiği ve azaltılmaya çalışıldığı; bu nedenle de çocuksu kaygı ya da korkunun her dışavurumunun doğum kaygısının kısmen aşılmasına yönelik bir çaba olarak değerlendirilmesi gerektiği öne sürülmüştür (Rank, 1924a/2001).

Anneye ait genital organların çocuklukta cinsel olarak ele geçirilmesine yönelik girişim, anneyle ilişkili kaygının babaya yöneltilmesiyle birlikte suçluluk duygusunun ortaya çıkmasına yol açmaktadır (Freud, 1905/2017). Rank (1924a/2001) anneyle bağlantılı hayvan korkusundan cinsel bastırmaya dayalı baba korkusuna geçişin klinik olarak sıklıkla gözlemlenebildiğini öne sürmüştür, baba korkusu zamanla hırsız, haydut gibi figürlere kaydırılarak fobik yapı kalıcı hale gelmekte ve bu gerçek korku olarak adlandırılan durumun kaydırılmış ilksel kaygının (doğum travması) yeniden örgütlenmiş bir ifadesi olmaktadır. Bu bağlamda hadım edilme kaygısı doğumun yarattığı ilksel hadım edilme deneyimine yani çocuğun anneden ayrılmasına dayandırılmıştır (Stärcke, 1921).

Doğum travmasından kaynaklanan korku ve kaygı çocuğun ölüm kavramı ile olan ilişkisinde de kendini göstermektedir. Çocuk için ölmüş olmak yok olmak anlamına gelmemektedir yalnızca gitmek anlamına gelmektedir (Freud, 1917/2019).  Yani çocuk aslında ölen kişinin ayrıldığını düşünür ki bu da ona ilksel travmayı hatırlatır, ölüm çocuk zihninde haz etkisi yaratan anne rahmine dönme fikrinin bir tezahürüdür (Rank, 1924a/2001). Ayrıca ölüm düşüncesinin, bilinçdışında güçlü bir haz değeri taşıyan anne karnına dönüş fantazisiyle baştan itibaren iç içe geçtiği; yas sürecindeki bireyin kendisini ölen kişiyle özdeşleştirme eğiliminin ise, bu kişinin anneye geri dönmüş olmasına yönelik bir kıskançlığın ifadesi olduğu anlamına gelmektedir (Rank, 1924a/2001; Sebek, 2002).


Doğum Travması ve Nevroz

Psikanalitik kurama göre her türlü rahatsızlığın temelinde kaygı bulunmaktadır. Rank’e göre (1924a/2001) doğum travması her türlü nevrotik kaygıyı açıklayabilir. Nevrotik kişi özünde çocuksu kalmıştır ve anneye tam dönüşü talep eder (Rank, 1924a/2001). Rank (1924a/2001) gerçekleştirmiş olduğu analizlerde nevrozun türünün bireyin doğum olayında travmanın etkilediği noktalar olduğunu öne sürer.

Kaygı nevrozunun güncel biçiminde sorun doğrudan cinsel işlev bozuklukları biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu bozuklukların, cinsel birleşmenin tamamlanamamasıyla ilişkili olduğu ve annenin cinsel organının kaygı nesnesi olarak işlev gördüğü ileri sürülmektedir (Rank, 1924a/2001). Anneye yönelik bu saplantının erkeklerde iktidarsızlık, kadınlarda ise vajinismusa sebep olduğu belirtilmiştir ve bu bağlamda ortaya çıkan kaygı semptomlarının nevrotik bireylerin doğum travmasını yeterli ölçüde aşamadığı öne sürülmüştür (Rank, 1924a/2001; Sebek, 2002; Obaid, 2017).

Psikanalitik kuramda önemli bir konu olan histeri krizlerini Freud (1910) bireyin geçmiş anı kalıntılarından muzdarip olması ile tanımlamıştır. Rank (1924a/2001), bu yaklaşımı bir adım ileri taşıyarak histeri krizlerinde görülen cinselliğin reddinin anneye yönelik saplantılı bağlanmanın bir sonucu olduğunu ileri sürmüştür; ona göre hastalar “organ dili” aracılığıyla anne karnına geri dönme arzusunu inkâr etmekte ve bu inkâr süreci ise cinsel duyarlılığın ketlenmesine yol açmaktadır. Doğum travmaları sebebiyle oluşan histerik krizlerin tamamında cinsel organdan yukarı aktarım/kaydırma vardır; bedensel semptomlar kaygı ile başa çıkmaya çalışırken doğum öncesi döneme yönelmeye çalışırlar (Rank, 1924a/2001).

Melankoli, mani ve psikotik yapılanmaları doğum travması ile ilişkili olarak kavramsallaştıran Rank (1924a/2001) bu çerçevede, siklotimik özellikler gösteren kişilerde gözlenen ani duygu değişimlerini anneden ayrılma ve ilk libido nesnesinin kaybıyla ilişkili haz-hoşnutsuzluk ikileminin yeniden üretimi olarak ele almaktadır. Melankolik evrede bu süreç bedensel belirtiler, içe dönme ve rahim içindeki duruma yönelme ile ifade edilirken; manik evrede doğum sonrasına atfedilmiş canlılık ve hareketlilik ön plana çıkmaktadır (Rank, 1924a/2001). Psikotik yapılanmalarda ise söz konusu yeniden üretim bedensel düzeyle sınırlı kalmaz ve dış dünyayı da kapsar, bu nedenle psikozun içeriğinde doğum fantezileri ve erkene dönem yaşantılarının sembolik temsilleri de yer alır (Rank, 1924a/2001).

Bu bağlamda Rank’in doğum travması kuramı, kaygıdan nevroza, histeriden psikotik yapılanmalara uzanan geniş bir klinik yelpazeyi erken dönem ayrılma deneyimleri üzerinden düşünmeye olanak tanımaktadır.


Doğum Travmaları ve Analiz Süreci

Analiz sürecinde doğum travmaları, doğrudan hatırlanan yaşantılardan ziyade hastanın bedensel tepkileri, kaygı örüntüleri ve tekrar eden ilişki biçimleri üzerinden izlenen erken dönem izler olarak ele alınır. Bu yaklaşım doğrultusunda psikanalitik analizde doğum travması geriye dönük olarak hatırlanan bir olaydan çok, aktarım ilişkisi içinde yeniden kurulan bir deneyim olarak ele alınır (Rank, 1924b/2013). Hastanın analiz sürecinde analiste yönelttiği beklentiler, talepler ve ayrılma güçlükleri, erken dönem anneye yönelik libidinal bağlanmanın güncel görünümleri olarak değerlendirilir ve bu nedenle doğum travmasının çalışılması semptomların kökenine ilişkin açıklayıcı bir nedenden ziyade aktarımda ortaya çıkan tekrarlayıcı süreçlerin fark edilmesi ve anlamlandırılması üzerinden yürütülür (Rank, 1924a/2001; Rank, 1924b/2013). Danışan için analiz süreci bir yeniden doğum süreci olarak yaşantılanacaktır (Rank, 1924a/2001; Rank, 1924b/2013; Sebek, 2002). Rank’e göre (1924b/2013) danışan analiz süreci boyunca doğum travmasını farkında olmaksızın yeniden üretecektir, analistin temel amacı bu yeniden yaşantılamanın bilinçdışı düzeyde gerçekleşmesini engellemektir.

Rank’e göre (1924b/2013) danışanlar için analist, danışanın cinsiyetinden bağımsız olarak analiz sürecinin en erken aşamalarından itibaren bilinçdışı düzeyde anneye yönelik libidinal bağlanmanın yerine koyulmaktadır ve danışanlar analize başladıktan sonra rüyalarında ve diğer tepkilerinde doğum öncesi döneme dönmektedirler (Rank, 1924a/2001).

Rank’e göre (1924a/2001) analiz sırasında üzerine çalışılması gereken en önemli konu doğum travması iken Winnicott’a göre (1958) analiz karşısına çıkan her türlü konu üzerine (doğum travmaları dahil) çalışmalıdır ancak öncelikle danışanın aktarım ilişkisi için bulunduğu gelişimsel düzey tespit edilmelidir.

Analistten ani uzaklaşma isteği, Rank’ın kuramında direncin ötesinde, doğum travmasının aktarım içinde yeniden sahnelenmesi olarak değerlendirilir; bu da analistin ayrılığı yapılandırılmış ve aşamalı biçimde çalışmasını teknik bir zorunluluk haline getirir (Rank, 1924a/2001).

Bu perspektifte analiz sürecinin sonlanması, danışanın aşırı suçluluk ya da kaygı duymadan doğum travmasının aktarım içinde tekrardan sahnelenmesidir (Rank, 1924/2001). Bu evrede danışan libido nesnesi olarak gördüğü analistten uzaklaşabilmeli, böylece iyileşme analistin kaybı pahasına gerçekleşmelidir (Rank, 1924/2001). Böylece analizin sonlandırılması doğum travmasının zorlantılı bir tekrarından farklı olarak ayrılığın ilk kez ruhsal olarak taşınabildiği bir eşik işlevi görür.


SONUÇ

Psikanalitik literatürde travma kavramı, Freud’un dışsal olaylara vurgu yapan baştan çıkarma kuramından içsel çatışmaları merkeze alan bir yapıya evrilmiş; ancak Otto Rank ile birlikte bu odak noktası yaşamın en başına, doğum anına taşınmıştır. Bu derleme çalışması göstermektedir ki doğum travması yalnızca biyolojik bir başlangıç değil aynı zamanda bireyin tüm ruhsal gelişimi ve ileride sergileyeceği nevrotik ya da psikotik örüntülerin temel belirleyicisidir.

Çocukluk dönemi korkularından cinsel işlev bozukluklarına, melankolik döngülerden histerik krizlere kadar geniş bir klinik yelpaze, aslında ilksel ayrılık deneyimi olan anneden kopuşun ve rahim içi huzura dönme arzusunun sembolik birer dışavurumudur (Rank, 1924a/2001). Psikanalitik tedavi süreci ise bu bağlamda danışanın analist ile kurduğu aktarım ilişkisi üzerinden doğum travmasını bilinçdışı düzeyde yeniden sahnelediği bir yeniden doğum alanı sunmaktadır (Rank, 1924a/2001). Analizin sonlandırılması evresi bireyin ilk kez bu ayrılık deneyimini aşırı suçluluk ve kaygı duymadan göğüsleyebildiği, ruhsal anlamda özgürleşerek kendi varlığını inşa ettiği kritik bir eşik işlevi görür (Rank, 1924a/2001). Sonuç olarak doğum travması klinik pratikte semptomların kökenine dair daha derinlemesine bir anlayış geliştirilmesine olanak tanımaktadır.

 

KAYNAKÇA

Blatt, S. J., & Levy, K. N. (2003). Attachment theory, psychoanalysis, personality development, and psychopathology. Psychoanalytic Inquiry, 23(1), 102–150. https://doi.org/10.1080/07351692309349028

Bornstein, R. F., Maracic, C. E., & Natoli, A. P. (2018). The psychodynamic perspective. In V. Zeigler-Hill & T. K. Shackelford (Eds.), The SAGE handbook of personality and individual differences: The science of personality and individual differences (pp. 52–83). Sage Reference. https://doi.org/10.4135/9781526451163.n3

Ferenczi, S. (1938). Thalassa: A theory of genitality (H. A. Bunker, Çev.). The Psychoanalytic Quarterly, Inc. (Orijinal çalışma 1924 yılında yayımlanmıştır).

Freud, S. (1910). The Origin and Development of Psychoanalysis. The American Journal of Psychology. 21(2), 181-218.

Freud, S. (1962a). Heredity and the aetiology of the neuroses. In J. Strachey (Ed. & Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 3, pp. 141–156). Londra. Hogarth Press. (Orijinal çalışma basım tarihi: 1896).

Freud, S. (1962b). Further remarks on the neuro-psychoses of defence. In J. Strachey (Ed. & Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 3, pp.157–185). Londra. Hogarth Press. (Orijinal çalışma basım tarihi: 1896).

Freud, S. (2018). Psikanalize Giriş Dersleri (7. baskı). (Çev: S. Budak). İstanbul: Öteki Yayınevi. (Orijinal çalışma basım tarihi: 1917).

Freud, S. (2019). Yas ve Melankoli (1. baskı). (Çev: L. Uslu). İstanbul. Cem Yayınevi. (Orijinal çalışma basım tarihi: 1917).

Freud, S. (2020a). Haz İlkesinin Ötesinde/Ben ve İd (7. baskı). (Çev: A. Babaoğlu). İstanbul. Metis Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi: 1940).

Greenacre P (1941a). The predisposition to anxiety. Psychoanalytic Quarterly. 10, 66–94.

Kramer, R. (1995). “The ‘Bad Mother’Freud has Never Seen”: Otto Rank and the Birth of Object-Relations Theory. Journal of the American Academy of Psychoanalysis23(2), 293-321.

McWilliams, N. (2020). Psikanalitik Tanı: Klinik Süreç İçinde Kişilik Yapısını Anlamak. (2. edisyon). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Murat Şefik Etaner Psikoterapi Eğitim Vakfı [MEPEV] (2022). Psikanalitik Kurama Giriş (7. basım). İstanbul: Bağlam Yayınları.

Öztürk, O. (2020). Psikanaliz ve Psikoterapi (6. baskı). Ankara: Türkiye Psikiyatri Derneği Yayınları.

Pizarro Obaid, F. (2012). Sigmund Freud and Otto Rank: debates and confrontations about anxiety and birth. The International Journal of Psychoanalysis93(3), 693-715.

Rank, O. (1924). The Trauma of Birth in Its Importance for Psychoanalytic Therapy. Psychoanalytic Review.

Rank, O. (2001). Doğum Travması (1. Baskı). (Çev: S. Yücesoy). İstanbul. Metis Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi: 1924).

Sebek, M. (2002). Rebirth fantasy and the psychoanalytic process. Journal of analytical psychology47(2), 225-234.

Stärcke, A. (1921). Psycho-analysis and psychiatry. The International Journal of Psycho-Analysis2, 361.

Winnicott, D. W. (1992). Birth memories, birth trauma, and anxiety. International journal of prenatal and perinatal studies4(1-2), 17-33.

 

 

 

 
 
 

Yorumlar


Etiler / İstanbul

​0 (546) 154 2116

psk.sirvaninanc@gmail.com

  • LinkedIn
  • Instagram

© 2025 Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page