Sisifos’u Mutlu Hayal Etmek
- Şirvan İnanç
- 27 Tem
- 5 dakikada okunur
Tekrar, anlam arayışı ve insanın kendi yaşamında özne olarak kalabilmesi üzerine.
Geçenlerde Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’ni tekrar okudum. Kitabın sonuna geldiğimde, daha önce de altını çizdiğim o cümlenin üzerinde yeniden durdum:
“Sisifos’u mutlu olarak tasavvur etmek gerekir.”
Bu cümle ilk bakışta, çekilen acının içinde mutlaka iyi bir taraf bulmamız gerektiğini söyleyen iyimser bir teselli gibi okunabilir. Oysa Camus’nün işaret ettiği yer bundan çok daha serttir. Sisifos’un kayası hafiflemez, cezası sona ermez ve onu bekleyen bir kurtuluş yoktur. Taşı zirveye ulaştırdığı her seferde taş yeniden aşağı düşer. Başlangıç noktasına döner ve aynı yolu bir kez daha yürümek zorunda kalır.
Buradaki mutluluk, koşulların iyileşmesinden doğmaz. Sisifos’un yaşadığı gerçeklik değişmez. Değişen, onun kendi yazgısı karşısındaki konumudur. Taşın yeniden düşeceğini bilmesine rağmen onu taşımaya devam ederken, yalnızca cezasına maruz kalan edilgen bir figür olmaktan çıkar ve kendi deneyiminin bilincinde olan bir özneye dönüşür.
Camus için insanın temel çatışması da burada başlar. İnsan yaşamın anlamlı olmasını, yaşadıklarının bir yere varmasını ve çektiği sıkıntıların sonunda bir karşılık bulmasını ister. Dünya ise bu talebe her zaman cevap vermez. Bazen hayat, bütün çabalarımıza rağmen sessiz kalır. Bazı sorular çözüme kavuşmaz, bazı kayıpların telafisi olmaz ve bazı mücadeleler bir kez kazanılıp geride bırakılamaz. Camus’nün “absürd” olarak adlandırdığı şey, insanın anlam arayışıyla dünyanın bu sessizliği arasındaki karşılaşmadır.
Absürd, yalnızca hayatın anlamsız olduğu düşüncesi değildir. Daha çok, insanın kesin bir anlam bulma arzusuyla dünyanın bu kesinliği sunmaması arasındaki gerilimdir. İnsan neden yaşadığını, yaşadıklarının neye hizmet ettiğini ve acısının hangi büyük anlatının parçası olduğunu bilmek ister. Fakat yaşam her zaman bu sorulara açıklayıcı, düzenli ve tatmin edici cevaplar vermez. Bazen yaşananlar yalnızca yaşanmıştır ve insan, kendisini rahatlatacak bir açıklama olmadan da onların varlığına dayanmak zorunda kalır.
İnsanın kendi kayaları
Oysa insanın da kayaları vardır. Tekrar eden korkular, geçmişten taşınan çatışmalar, aynı yerden incinmeler, bitirdiğimizi düşündüğümüz hâlde başka bir biçimde karşımıza çıkan meseleler… Bazen kendimizi aynı dağın eteğinde buluruz. Fakat aynı noktaya dönmek, her zaman hiçbir şeyin değişmediği anlamına gelmez. İnsan aynı yolu başka bir bilinçle yürüyebilir. Daha önce yalnızca maruz kaldığı bir tekrarın içinde, zamanla kendi payını, arzusunu, sınırlarını ve seçimlerini görmeye başlayabilir.
Psikanalitik düşünce açısından tekrar, yalnızca geçmişte yaşanan bir olayın olduğu gibi yeniden yaşanması değildir. Bazen kişi, henüz anlamlandıramadığı ya da ruhsal olarak işleyemediği bir deneyimi farklı kişiler ve koşullar içinde tekrar tekrar kurar. Bilinç düzeyinde başka bir sonuç arzulasa da kendisini benzer ilişkilerin, benzer hayal kırıklıklarının ve benzer çatışmaların içinde bulabilir.
İnsan neden her defasında kendisini görülmediği ilişkilerde bulur? Neden yakınlık ararken geri çekilir ya da terk edilmekten korkarken karşısındakini uzaklaştıracak davranışlarda bulunur? Neden kendisini değersiz hissettiren ilişkiler tanıdık, güvenli ilişkiler ise yabancı gelebilir?
Bu tekrarların yalnızca bir irade eksikliğiyle açıklanması mümkün değildir. Çünkü insan her zaman iyi geleni değil, tanıdık olanı seçer. Geçmişte kurulan ilişki biçimleri, kişinin yalnızca başkalarını nasıl algıladığını değil, kendisini ilişkiler içinde nasıl konumlandırdığını da belirler. Çocuklukta sevginin ancak uyum sağlandığında, ihtiyaçlardan vazgeçildiğinde ya da karşı tarafın beklentileri karşılandığında mümkün olduğu öğrenilmişse, yetişkinlikte de yakınlık kendinden uzaklaşmakla eşleşebilir.
Böylece kaya her seferinde farklı görünse de ağırlığı tanıdıktır.
Aynı yere dönmek neden her zaman gerilemek değildir?
Tekrarın fark edilmesi, onun hemen ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Kişi bir örüntüyü zihinsel olarak anlayabilir, buna rağmen kendisini yeniden aynı duygunun içinde bulabilir. Çünkü ruhsal değişim yalnızca bir şeyi bilmekle gerçekleşmez. Bildiğimiz şeyin duygusal olarak deneyimlenmesi, ilişkiler içinde yeniden görülmesi ve kişinin kendi davranışlarıyla nasıl bağlantılı olduğunun fark edilmesi gerekir.
Bu nedenle aynı yere dönmek her zaman başlangıç noktasına geri dönmek değildir. İnsan benzer bir çatışmayı yeniden yaşayabilir, ancak bu kez neye maruz kaldığını, neyi tekrar ettiğini ve bu tekrarın içinde nasıl bir konum aldığını daha açık görebilir. Daha önce yalnızca terk edilen kişi olduğunu düşünürken, zamanla yakınlık karşısında nasıl geri çekildiğini fark edebilir. Sürekli değersizleştirildiğini düşünürken, kendi ihtiyaçlarını nasıl görünmez hâle getirdiğini görebilir. Her şeyi kontrol etmeye çalışan biri, kontrolün yalnızca güvenlik sağlamadığını, aynı zamanda belirsizlikle ve bağımlılıkla karşılaşmasını engellediğini anlayabilir.
Bu farkındalık, kayanın ortadan kalkması değildir. Fakat taşıyan kişinin artık aynı kişi olmaması anlamına gelir.
Ruhsal dönüşüm çoğu zaman sorunun tamamen yok olmasıyla değil, kişinin sorun karşısındaki konumunun değişmesiyle başlar. Kaygı yeniden gelebilir, geçmişten tanıdık bir korku tekrar ortaya çıkabilir ve eski savunmalar yeniden devreye girebilir. Fakat kişi artık bunları kendi karakterinin değişmez gerçekleri olarak değil, belirli koşullarda oluşmuş ve belirli bir işlev üstlenmiş ruhsal düzenlemeler olarak görebilir.
Bir zamanlar kişiyi koruyan bir savunma, bugün ilişkilerini sınırlandırıyor olabilir. Bir zamanlar terk edilme ihtimaline karşı geliştirilen duygusal mesafe, bugün gerçek bir yakınlığın kurulmasını engelleyebilir. Bir zamanlar çevrenin beklentilerine uyum sağlayarak güvenlik kazanan kişi, bugün kendi arzusunun ne olduğunu ayırt etmekte zorlanabilir.
Analitik bakış, bu davranışları yalnızca değiştirilmesi gereken kusurlar olarak ele almaz. Önce onların neden oluştuğunu, neyi koruduğunu ve hangi eski tehlikeye karşı hâlâ görev yaptığını anlamaya çalışır. Çünkü insanın kendisinde değiştirmek istediği pek çok şey, bir zamanlar yaşamını sürdürebilmek için geliştirdiği çözümlerdir.
Mutluluğu sürekli zirveye ertelemek
Çoğumuz mutluluğu, kayanın artık düşmeyeceği bir geleceğe yerleştiririz. Kaygımız tamamen bittiğinde, doğru ilişkiyi bulduğumuzda, geçmişin etkilerinden kurtulduğumuzda ya da kendimizi nihayet yeterli hissettiğimizde yaşamın başlayacağını düşünürüz. Bugün ise o geleceğe ulaşmak için geçilmesi gereken bir hazırlık dönemi hâline gelir.
Fakat yaşamı yalnızca sonuçlarla değerlendirdiğimizde, yolun kendisini sürekli değersizleştiririz. Henüz iyileşmediğimiz, tamamlanmadığımız ya da istediğimiz yere ulaşamadığımız için şu anki benliğimizi geçici ve eksik bir versiyon gibi görmeye başlarız. Oysa insan hiçbir zaman bütün çatışmalarını çözmüş, tüm eksikliklerini gidermiş ve kendisiyle ilgili her soruya cevap vermiş bir noktaya ulaşmaz.
Psikanalitik düşünce açısından eksiklik, sonradan ortadan kaldırılması gereken geçici bir hata değildir. Arzumuzun, ilişkilerimizin ve kendimizi kurma biçimimizin temel parçalarından biridir. İnsan tamamlanmak istediği için arzu eder, fakat arzuladığı şeye ulaştığında da yeni bir eksiklik ve yeni bir yön ortaya çıkar. Bu nedenle yaşam, eksikliğin tamamen kapandığı bir son noktaya doğru ilerlemez.
Belki de Sisifos’un hikâyesi bu nedenle rahatsız edicidir. Bize kayanın bir gün zirvede kalacağına dair güvence vermez. Bunun yerine, yaşamın tekrarlar, sınırlılıklar ve çözümsüzlükler içinde de sürdüğünü gösterir.
Maruz kalmaktan özne olmaya
Sisifos’un cezası değişmez, fakat kendi cezasına bütünüyle yabancı değildir artık. Başına geleni görür, taşın düşeceğini bilir ve yine de dağdan aşağı iner. Camus’nün özgürlüğü tam da bu bilinçte ortaya çıkar. İnsan her zaman koşullarını seçemez, fakat bu koşullar karşısında bütünüyle nesneleşmek zorunda da değildir.
Analitik açıdan özne olmak, yaşananların bütün sorumluluğunu kişinin üzerine yüklemek anlamına gelmez. İnsan başına gelen kayıpları, travmaları ya da kendisine yöneltilen zararları seçmez. Fakat zamanla bu deneyimlerin iç dünyasında nasıl yaşamaya devam ettiğini, seçimlerini nasıl etkilediğini ve ilişkilerinde hangi biçimlerde tekrarlandığını görebilir.
Buradaki sorumluluk, suçlulukla aynı şey değildir. Suçluluk, “Bunların hepsi benim yüzümden oldu” der. Ruhsal sorumluluk ise “Bunlar benim seçimim değildi, fakat bugün içimde nasıl yaşamaya devam ettiklerini anlamaya çalışabilirim” diyebilmektir.
Kişi ancak kendi tekrarındaki payını görebildiğinde, onu değiştirebileceği bir alan da açılmaya başlar. Aksi hâlde hayat yalnızca başkalarının yaptıklarından, değişmeyen koşullardan ve dışarıdan gelen darbelerden oluşan kapalı bir düzene dönüşür. Öznelik ise kişinin her şeyi kontrol etmesi değil, kontrol edemediği şeyler arasında kendi arzusuyla yeniden temas kurabilmesidir.
Sisifos’un mutluluğu
“Sisifos’u mutlu olarak tasavvur etmek gerekir” cümlesindeki mutluluk, neşe, iyimserlik ya da acının içindeki güzelliği bulma zorunluluğu değildir. Sisifos mutlu olmak için taşını sevmez. Yaşadığı adaletsizliği inkâr etmez ve cezasını kişisel gelişiminin bir aracı olarak romantikleştirmez.
Onun mutluluğu, hakikati görmesine rağmen kendi varlığından vazgeçmemesinde yatar.
Belki de ruhsal olgunluk da bütün yüklerin ortadan kalktığı bir noktaya ulaşmak değildir. İnsanın kendi çatışmalarını tanıyabilmesi, geçmişin bugündeki etkisini görebilmesi ve tekrarlarının içinde giderek daha fazla seçim alanı oluşturabilmesidir.
Bazı kayalar tamamen ortadan kalkmaz. Bazı yaralar yaşanmamış hâle gelmez ve bazı kayıplar telafi edilmez. Fakat kişinin onlarla kurduğu ilişki değişebilir. Bir zamanlar yalnızca kader gibi yaşanan şey, zamanla düşünülebilen, anlamlandırılabilen ve farklı biçimde taşınabilen bir deneyime dönüşebilir.
Taş aynı taş olabilir. Dağ aynı dağ olarak kalabilir. Ancak insan, aynı yolu artık yalnızca kendisine verilmiş bir cezayı yerine getirir gibi değil, kendi yaşamına giderek daha fazla sahip çıkarak yürüyebilir.
Belki de Sisifos’u mutlu hayal etmek, kayanın bir daha düşmeyeceğine inanmak değildir. Kayanın yeniden düşeceğini bilirken, bütün yaşamı yalnızca o düşüş üzerinden tanımlamamaktır.
Çünkü insan her zaman kayasını seçemez, fakat zamanla onu taşırken kim olduğunu, neyi tekrar ettiğini ve hangi noktada başka türlü davranabileceğini görebilir. Asıl dönüşüm de belki burada, yaşamın yüklerinden tamamen kurtulmakta değil, onların karşısında yalnızca maruz kalan biri olmaktan çıkıp yeniden özne olabilmektedir.




Yorumlar